Yazgı
Yeryüzünün sökülen yerlerine tutturulmuş bir dikişti sanki demiryolu. Hem de kilometreler boyu uzanan, terzi teri renginde bir dikiş; gümüşi. Tam geçtiği yer; yeryüzünün iki yakasının bir araya geldiği nokta. Yer ile yüzünün…
Sanki o olmasa, sökülüp gidiverecekti her şey. O olmasa katı atacaktı yeryüzü denilen alacalı kumaşın. Katı attıkça ince ince dokunmuş ilmekleri tükeniverecek, tükendikçe de yok olacaktı allı yeşilli atlas. Sık dokunmuş, saten ruhlu, göl desenli yeryüzü.
Her şeyi ortadan ikiye ayırır gibi görünse de aslında sadece bir araya getirmek için vardı o. Tuhaftı. Kilometrelerce uzanan, herkesi sadece kendi düşlediği bir gökyüzüne ulaştırmak için yapılmış bir merdivendi sanki. Ancak göğe uzanmayan, yere paralel bir merdiven. Göğe uzanamadıkça hırsından tırnaklarını toprağa geçirmiş, göğe diş bileyen bir merdiven…
Ve gecenin uzunluğuyla yarışırcasına uzanan raylar boyunca akan kara tren. Geceyi bitirmeye çalışır gibi telaşla karanlığı yarıp geçen kara bir tren. Koynunda uyuttuklarına ninni söyler gibi usulca sallanan, herkesin yoruluşuna ev sahibi, uykusuna şahit. Sözünü tutmanın telaşında bir kara tren.
Ve bir gece; kara trenle karalıkta yarışan, kara trenin ufacık pencerelerinden içeriye doğru akın eden. Yıldızlar da olmasa “gece” oluşundan şüpheye düşülecek, dikiş yerleri belli olmayan koyu bir karanlık: gece.
Kara tren dağların eteklerine paralel, uzun bir yola niyetlenmişti. Vagonlar dolusu insanı da eklemişti gövdesine. Vagonlar; sefer odaları, seferin seyirlikleri. Vagonlar; hüzünlü ağır bir gecenin esmer işçileri.
Son vagonun yolcusuydu. Yolculuk boyunca diğer yolculardan arta kalan sıkıntılar, es geçilen buhranlar, savsaklanan yığınla düşünce, her ne varsa üşüşürdü sanki son vagonun böğrüne. Ağırlaştıkça da ağırlaşırdı sonra kara trenin arkası… Kara tren gittikçe kararır, geceyle bir olurdu sonra. İçinden geçenleri karartan, geceye açılan bir koridor olurdu kara tren. Sinerdi karası yüreklere.
Yolculuk boyunca o yorgun insancıkların geçmişlerine dair yaptıkları muhasebelerin ağırlığı son vagonda birikirdi. Orada oturan talihsiz yolculardan da tüm bu düşünce karışıklığını düzenleyip, ruhlarındaki ahşap çekmecelere yerleştirmeleri beklenirdi sanki. Tüm bu karışıklıkla baş etmeleri beklenirdi ve belki de bu yüzden hep daha az yolcu vardı orada. Sona kalmanın yazgısını bilir gibiydi herkes gizliden. İnceden sızlayan bir kemik ağrısı gibiydi hissettiği. Eliyle tam yerini bulamasa da civarında dolaştığı gizli bir ağrı.
Son vagonun yolcusuydu. Herkes uykulu gözlerle, hafif mırıldanışlarla seyr-ü seferdeyken o, kısa çöpü çekmiş gibiydi. Gözlerini kapatıp uyumaya niyetlendi. Uykunun koruyuculuğuna sığınıp kaçabilmeyi umdu düşüncelerden. Çok yorgun olmasına rağmen uyuyamıyordu, olmuyordu bir türlü. Uyuyabilmenin gerektirdiği büyüyü yitirmişti o an. Üzerine üşüşen düşünce artıkları izin vermiyordu buna. Hissediyordu.
Tonlarca düşünce kırıntısı geçiyordu aklından tuhaf bir hızla. Sanki gecenin karanlığında gördükleri tek ışık kaynağına, tek çıplak ampule üşüşen pervane böcekleri gibiydi düşünceler. Yer kapma telaşıyla körlemesine uçuşan, birbiriyle çarpışıp yönlerini bulmaya çalışan pervane böcekleri gibi. Onlar yok olmaya adanmışlardı. Yanmaya dönüyorlardı hep birlikte, o yüzden ateşin yanı başındaydılar. Etrafını saran düşüncelerse onu yok etmenin derdindeydi sanki. Kocaman bir girdaba benziyordu şimdi. Orada, onların tam ortasında kımıldanmadan duruyordu işte. Dinmesini bekliyordu sağanağın. Oysaki sağanak pek dineceğe benzemiyordu.
Öykü Teknesi Ekim-Kasım 2010/sayı:18