“suskunun dili” Akatalpa Eylül sayısında…

 47 şair-12 yazar, toplam 59 imzayla  Akatalpa Eylül  sayısının içeriği şöyle:

Fatma Akilhoca, Hüseyin Alemdar, Adnan Algın, İsmail Aslan, Nihat Ateş, Onur Bayrakçeken, Arda Cevahir, Taner Cindoruk, Gökçenur Ç., Çağdaş Çetinkaya, İrfan Çinar, Aslı Dağeri, Ramis Dara, Oresay Özgür Doğan, Özkan Dursun, Gültekin Emre,  Z. Ersin Erdem, Osman Serhat Erkekli, Gökhan Ertekin, Özenç Esen, Betül Esener, Metin Fındıkçı, Filiz Göğer, Ecvet Emrah Göktaş, İlker Gören, Kemal Gündüzalp, Muaz Güner, Yaşar Güneş, Arife Kalender, Nesrin Kültür Kiraz, Cihan Oğuz, Yalçın Oğuz, Eren Okur, İbrahim Oluklu, Mithat Önal, Musa Öz, Ahmet Özbek, Seçil Özcan, Seyhan Özdamar, Pelin Özer, Acem Özler, Mehmet Öztek, Mehmet Öztürk, Türker Özşekerli, Hüseyin Peker, Halil İbrahim Polat, Suzan Sarı, Ali Sıngır, İlker Şaguj, Kâzım Şahin, Melike Şenyüksel, O. Araf Tekin, Papyon Tayfun Türkkan, Aynur Uluç, Serdar Ünver, Ali Galip Yener, Ahmet Yılmaz, Osman Yoluç, Filiz Zibek.

 

sayıklamalar

Seneler sonra… Dizlerime yerleştirdiğim turuncu bir battaniye, sırtıma aldığım gençlik eskisi mor bir şal olacak; benim ihtiyarlığım.

Hayatım boyunca ne bulup kattıysam kendime, kutularca toplamışımdır her birinin makbuzunu. Seneler önce gidilmiş tiyatro, sinema biletleri, otobüs biletleri, eski dostlara yazılmış mektupların birer kopyaları, onlardan gelenler… Her biri kendi zarfının içinde hülyalı bir uykuda. Eski bir dostun peçete üzerine karaladıkları, bir kaç damla çay lekesinin çevrelediği karalamalar,  gölgelemeler… Seneler sonrasını hayal edip tuhaf bir esrimeyle biriktirdiğim yüzlerce şey. Onlara seneler sonrasında el sürüş anımı hayal eden, bu duygunun ardı sıra eskiciliğe gönül veren bir ruh. Tehlikeli, toplayıcı, tasnifleyici…

Kurutulmuş bir gül yaprağı. Uçları kesik mor bir eldiven, İstanbul kokulu.  Annem ve kız kardeşimin vesikalık fotoğrafları; fotoğrafçıya inat gülümsemeyen hüzün.

Eski evin çatısından alınan bir taş parçası, uzaklara taşınırken cebe saklanmış… El sallayan mahalle arkadaşlarım. Çocukluğum; dizlerimde kabuk bağlamayan açık yara…

Seneler sonra… Fesleğen ve kasımpatıların sarmaladığı, yüksek eşikli maviye boyanmış ahşap bir kapı olacak; benim yalnızlığım. Açıldığında yoğun, koyuca bir ev hali işleyecek, kilerde yan yana yatan sabun, peçete ve toz şekerin kokusu yerleşecek burunlara…

O yüksek eşikli mavi kapının hemen ardında başlayacak evin ince koridorları. İçinden geçenlerin gizli suçlarını fısıldayacak kulaklarına. Seyyar huzurlar da geçecek o koridorlardan, donuk yoksulluklar da.

Seneler sonra, o yüksek eşikli mavi kapıyı açıp dışarı çıkmak olacak; benim huzurum. İçerde, koltuk üzerine bıraktığım turuncu battaniyede sıcaklığım,  kırmızı renkli kutularda biriken ömrüm…

Sırtımda gençlik eskisi mor şalım ve ben, mavi kapının ardındaki kasımpatı ve fesleğenleri selamlayacağız.

Ve; aklımıza eski bir şiir dizesi gelecek o an belki de: “Mutluluk mavi çocuk/ oynardı bahçemizde…”

Eskitilmiş Tanrı Şiirleri

 Sessizlikti tüm duyabildiğim, bunca şeyin ardından. Cehennem kokusuyla irkilen dudaklarım uğuldayışlarla sarsılıyor şimdi. Öfkenin kaybolmayan ağır yüzü aynalarda. Gün boyu  güne ait olanın avutuculuğuyla çöken alnım, buruşan ruhum.Eskitilmiş Tanrı şiirleri yazıyor sevgilim, bunca acıya bunca cinayete rağmen.  Bense katil kim, oynuyorum ruhumla.  Oysa ki daha ortada bana ait bir katliam bile yok, izini sürebileceğim. Başka acıların, başka cinayetlerin yargıç kılıklı seyircisi olmak tüm yapabildiğim.

Geçmişin  bugünden sızlaması, bugünden ağrıması gibi bir şey sanki olup biten. Korkuları da olmasa bir hiçmiş gibi olur ya bazen insan. Öyle. Bunca bilinenin, bunca keşfedişin bana bir saçak altı dinlencesi bile sunamayışı, yakan güneş karşısında, ne acı.

 Ve bu nasıl bir yadsıyıştır ki beni,  elde kalan birkaç anı fotoğrafınca avutulmanın ötesine geçmemi engelleyen. Bilemeyişlerimin ürküntüsünden beslenip, bildiklerimden haraç kesen.

 Eskitilmiş tanrı şiirleri yazıyor sevgilim, ve o delik şiirleri giyiyor geceleri üzerine…

 Kuytudaki Kelimeler- Kanguru Yayınevi  Nisan 2010 sf. 46-47