letafet-i hatun rivayeti, yol edebiyat 8. sayısında…

placebo

Başka bir kadının türlü hallerini iyi bilir kadınlar, gözleri ve zihinleri eğitimlidir bu konuda. En gizli meslekleridir hemcinslerinin yüzündeki gizil anlamların takibini yapmak.

Bu anlamda bir tür keşif mesaileri hep vardır, başka kadınlara dair. İçlerinde gezinen sayısız başıboş düşüncenin birine, kendi dışlarındaki bir kaynakta rastlamak için de bakınırlar etraflarına. İlla ki benzerleri olmalıdır, yoksa yaşayamazlar, farklılıkları öldürür onları, sivilceler fışkırır sonra ruhlarından. Farklılıklara bile modalar üzerinden niyetlenirler, hafazanallah ya sürüden ayrılırlarsa… Ya benzersiz ya akransız kalırlarsa… Ya şu aralar hangi tür sütyenin revaçta olduğunu atlarlarsa…

Gözleri ince takipte kadınlar hep ürkütmüştür erkekleri. Şeytanın müttefiki olmakla suçlanmıştır kadın çağlar boyunca.
Hâlbuki müttefiksiz bir şeytan olmaya niyetlidir kadın ki, farkında bile değildir bunun. Dudaklarını erk rengine boyar, göz kenarlarına savaş rengi boyalar sürer… Ve öylece bir tanrıça kılığında, kucağında da minicik bir atlas bebekle salınır uzun koridorlarda. Masumiyetini bebeğiyle yeniden ele geçirmeye çalışan kirli bir savaş tanrıçasıdır artık o.

Yitip giden ilk gençliğine duyulan ilgiyi özlemiş, yeni bir ilk gençlik almıştır kucağına. Dikkat çekmek için bir şeyler yaratma konusunda üstüne yoktur bir kadının. Her şey bu manada malzemedir ona. Kocanın, evin barkın; en dikkat çekici olanını, en sahip olma duygusu yaratanını tercih ederler genellikle. Başka kadınları pusula eylerler hayatlarına. İskele alabora…

Aralarında sergiledikleri dayanışma genellikle şüphe uyandırıcıdır aslında. Yön bulma adına bakarlar birbirlerinin suretine. Azlıkları ayıplanmasın, kapı önüne konmasın var oluşları diye sığınıverirler iki arada bir derede birbirlerine.

Papağanların uzaktan akrabası olan bu familya, sadece ses değil; görüntü, tavır, tafra, yaşantı taklidi yapma konusunda da ustalaşmıştır. Papağanlardan farklı olarak tırnak uzatma sebeplerine ilişkin farklı teoriler gelebilir ilk anda akla. Tabi makul davranmak lazım bu bapta, zira o tırnakların gözünüzü oymaya yönelik hünerlerini, istemeden deneyimleyebilirsiniz.

2010 Dünya Öykü Günü Bildirisi Füruzan’dan…

08 Şubat 2010 Pazartesi

2010 Dünya Öykü Günü Bildirisi

“Paleolitik çağlardan beri İspanya’daki Altemira mağaralarına çizilen av resminden bugüne insanlar öykülerini aktarıyor. Din öncesi Şaman törenlerinin büyüleyici doğa söylemi, İzmirli Homeros’un anlattıkları, Gılgameş, kanımca ilk gerçeküstü yazarlardan Evliya Çelebi’nin seyahatnameleri, masallar, söylenceler birbirlerine eklenerek çağlar boyu sürecek yolculuklarındalar.

İnsan sesini söze dönüştürdüğünden bu yana öyküsünü anlatıyor. Tabletlerde, papirüslerde, sonunda da sayfalarda tüm sesler yerini buluyor. Bu çabalar insanlığın kendisiyle karşılaşmasıydı. Toyluk dolu bu varoluş sorgulaması yazı yokken de vardı.

İnsanların ütopyasına ulaşma isteğindeki caymazlığı onun binlerce yıllık geçmiş kayıplarını araştırdığımızda ne denli erkenlere tarihlendiğini öğreniyoruz. Yirminci yüzyılın acılarla, kıyımlarla, adaletsizliklerle dolu zamanını sonlandırıp yirmi birinci yüzyılı iyileştirici bir beklentiyle karşıladık. Şölenler onuruna kadeh kaldırmalar… Oyalanma çabası daima geçici bir heves sevincini taşır. Hoş görülesi bir durum gibi algılansa da bu iyimser beklentilerimiz hızla geri tepti. Yeni yüzyıl da ardındaki tüm olumsuzlukları aman vermeden taşıyor.

İşte tam burada öyküler yazılır, yazılmaktadır. Öykü inançtan değil, ütopyasından güç alır. Çünkü ütopya asla soyut bir kavram değildir. Toplumlar insan değerini savunan başka bir hayatın özlemini taşıyorsa, erkin buyurganlığını eleştiriyorsa düzeni yenileme gücünü yitirmez. Ütopya tartışmaya, eleştirmeye açık bir olgu olarak aklımızı aydınlatmaktadır. Çok eski bir gelenekten uzanan öykünün günümüzde de atan canlı damarı durma güçlenecektir. Yineleyelim, ütopya bence soyut bir kavram değildir.

14 Şubat Dünya Öykü Günü’nü sevinçle kutluyoruz.”

FÜRUZAN

Kaynak: PArşömen Sanal Fanzin

ikili manikfesto…

a

Balkon demirlerine yaslanıp ne söyleyeceğini düşündü yanındaki kadına. Saçma sapan bir şey söylemekten korkan ağzı sessizliğe kilitlenmişti. Sokağa çevirdi gözlerini. Bu sayede yüzünün anlamını gizleyebilirdi belki kadından. Serindi hava. Rüzgâr onlar için esiyordu. Buruşuk bir şeyler vardı belli ki düzlenmesi gereken.

Anlayabiliyor musun peki, dedi kadın. Neden olmadığını, neyin üzerine basıp sana konuştuğumu?

Anlıyorum, dedi sessizce.

Işığın gelişi öylesine yumuşaktı ki, aynı anda karanlığın keyfini sürebiliyorlardı. Burun kemiğindeki eğriliğe baktı kadının. Aynı eğrilikten kendisinde de vardı. İşaretlenmişlerdi sanki gizli bir el tarafından. Hoşuna gitmişti bu durum. Belli belirsiz gülümsedi.

Hem anlıyorum hem de anlamıyorum aslında, dedi sonra.

Alaycı bir gülümseyişle konuştu kadın: “İşine geldiği yeri anlıyorsun ama gelmeyenleri…”

Sigarasını söndürdü tablada, sabırsız bir tavırla. Dudaklarını bükmüştü yine. Ne zaman böyle yapsa uzun bir küskünlüğe niyetlenmiş olurdu kadın. Adam bilirdi bunu.

Bitirmeliyiz, dedi kadın olanca bilmişliğiyle.
Tanıdık yenilgilere bulanmış sesiyle karşılık verdi genç adam: “Nasıl?”
Soru; gecenin askısında unutulup, bekledi günlerce taliplisini. Bir talipli bulunmayınca da evde kalmış genç kızların naftalinli şehvetlerine döndü yüzünü.

Terk…

user560760_pic14643_1238347863

Bir terkediş tümcesini kurmaya yetecek herşeye sahiptim oysa ben. Sen terkedişinle beni tümcesiz bırakmadan önce. Bu; daralan boşluğu yarmak için günler boyu , geceler boyu yazmak…Dere tepe düz gitmek belki de. Evet belki de bir tek bu geri getirecek bana kavgada dökülen incilerimi. Hayatı anlar olmak beraberinde, hayatı yaşar olmayı neden getirmiyor?Yoksa anladıkça terk mi ediyoruz anladığımız şeyi. Anladıklarımızın bizim için artık yaşanabilirlik ve yaşanmaya değer oluşluk boyutu sıfırlanıyor mu? Bulduğunda terketmek…

Yorulunca ‘elim sende’ deyip bir başkasına devredebilseydik keşke, şu koca dünyanın hengamesinden şahsımıza düşen payı.Yeniden öykülerdeki süslü tümcelere saklanıp ifadelendirmek kendini. Herhalde orta yerde bulabileceğim başkaca bir şey yok. Yine de güzel tabi, son tahlilde bunca sözsüz, kelimesiz zamandan sonra avucuma dökülüverenler…